YTÜ ŞEHİR VE BÖLGE PLANLAMA BÖLÜMÜ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. MUSTAFA VAR:

“MİLLET BAHÇELERİ KENTLERİMİZ İÇİN ÖNEMLİ BİR FIRSAT”

Türkiye’de son 150 yıldır yapılan kamusal yeşil alan tasarımının kültürümüze özgü olmadığını söyleyen Prof. Dr. Mustafa Var, millet bahçeleriyle kendi kültür ve yaşam tarzımıza uygun tasarımlar oluşturmamız gerektiğini belirtti.

Bugünlerde peyzaj adına Türkiye genelinde en heyecan verici gelişme, millet bahçeleri projesi. Bu konuda görüşlerine başvurduğumuz Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Var, ülkemizde millet bahçelerinin temelini oluşturan kamusal yeşil alanları değerlendirdi.

Tarihsel süreci aktaran Var, 1700’lü yılların ilk yarısına kadar kendimize özgü peyzaj tasarımları ve bitki örtüsünün hâkim olduğunu belirterek, “Bu yıllara kadar Avrupa’da kamuya açık parklar pek gündemde bile değilken, Osmanlı’da halkın başta Kağıthane ve devamında yapılan parklara, bahar aylarında akın akın gidip çadırlar kurduğunu biliyoruz” dedi. 18’inci yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de, 19’uncu yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa genelinde halka açık, günümüzdeki millet bahçesi anlayışında parklar kurulmaya başlandığını belirten Var, bu yıllarda Avrupa’yı etkisine alan Fransız bahçe stilinin Osmanlı’ya da sıçradığını kaydetti.

Bir tarafta Uzakdoğu’dan, Orta Asya’dan ve İslam bahçe kültüründen etkilenen, doğayı kendine örnek alarak oluşturduğu suların, ırmakların ve kır çiçeklerinin doğal görünümüyle oluşan peyzajlar; diğer yandan Barok stilinin dikte ettiği, düşünülerek elde edilmiş biçimler, oranlar, denge ve simetri… Bu ani geçiş ve doğaya bu derece müdahalenin Türklerin zevk ve geleneklerine son derece yabancı olduğunun altını çizen Mustafa Var, buna karşın 150 yıl boyunca Barok stilden etkilenildiğini, bu süreçte klasik stilde yapılmış has bahçelerin (Topkapı hariç) peş peşe yok olduğunu aktardı.

Son 150 yıla ait özgün olmayan tasarımların telafisinin ise millet bahçeleriyle mümkün olabileceğinin altını çizen Mustafa Var, bu anlamda millet bahçelerinin kentlerimiz için fırsat oluşturduğunu şu sözleriyle açıkladı:
“Her ülkenin ve ülkedeki her kentin bir kimliği vardır. Kentte kimlik sadece yapılar ve onların büyüklükleri, dış görünüşleri ve tasarım şekilleriyle oluşmaz. Kentin tarihi, sosyokültürel yapısı ve özellikle bitkisel dokusu da o kente kimlik kazandıran ögelerdendir. İstanbul’da nasıl ki Boğaziçi, erguvan, fıstık çamı ve servilerle özdeşleşmiş ise her kentin bu ve buna benzer çok sayıda kent kimliğine mührünü basan ögeleri vardır. Bursa’da çınarlar ya da cami avlularında yine çınar ve serviler ön plana çıkar. Dünyada da bu böyledir. Örneğin, Japonya’nın pek çok kentinde özellikle Kyoto’da nehir kenarlarında Sakura denilen meyvesiz kiraz ağaçları, sonbaharda kızaran akçaağaçlar kent kimliğine katkı sunarlar. Bu nedenle, kendi doğal türlerimizle herkesin hayran kalabileceği peyzajlar  oluşturmak millet bahçeleriyle mümkündür. Değişik bölgelerde yapılacak 20’den fazla millet bahçesi, geçen 150 yılın telafisi için önemli bir fırsattır.  Kentlerimizde eksikliğini bildiğimiz, kişi başına düşen yeşil alanların ideal sınırlara yaklaşmasına hizmet edecek bu iradeyi ortaya koyanları ve destekleyenleri alkışlamak gerekir.”

MİLLET BAHÇELERİ NASIL TASARLANMALI?
Prof. Dr. Mustafa Var, millet bahçeleri tasarımında önerdiği kendi kültürümüze ve yaşam tarzımıza uygun stilin, bitkisel tasarıma da yansıtılması gerektiğini
söyledi. Türkiye’nin bitki taksonu çeşitliliği bakımından Avrupa ile mukayese edildiğinde 4-5 ülkenin toplamından fazla olduğuna işaret eden Mustafa Var, İstanbul 2 bin 500 bitki taksonunu bünyesinde barındırırken, ondan 100 kat fazla yüz ölçüme sahip Fransa’nın bitki takson sayısının bunun iki katı bile olmadığını söyledi. Ancak bu durumun, yapılan bitkilendirmelere yansıtılmadığını vurgulayan Var, “Bu kadar takson zenginliğimize rağmen kentlerimiz bitkisel doku bakımından tekdüze olmuştur. Zira Adana’da da, Trabzon’da da, Erzurum’da da aynı bitkiyi dikiyoruz. Fidanlıklarda en çok bulunan, ucuz olan, bakımı az ya da moda olan bitkilerle kentlerimiz bitkilendiriliyor. Bu da kent kimliğini yok ediyor. Son 10 yılda her kentin giriş ve çıkışına baktığımızda top akasya bitkisini görüyoruz. Egzotik bu tür, neredeyse milli bitkimiz olmuş durumdadır. Mimarinin tamamlayıcı ögesi; peyzaj ve seçilen bitkilerdir. Buna önem vermezsek yapılan çalışmalar amacına ulaşamaz” diye konuştu.

DÜNYANIN EN BÜYÜK İKİNCİ PARKI
Atatürk Havalimanı’nda yapılacak millet bahçesinin Amerika’daki Griffith parkından sonra insan eliyle yapılmış dünyanın en büyük ikinci parkı olacağının altını çizen Mustafa Var, iyi bir tasarım yapılırsa Golden Gate Parkı (ABD), Central Park (ABD), Hyde Park (İngiltere), Ueno Park (Japonya) gibi ünlü parklardan büyüklük ve içerik olarak çok daha üstün olabileceğini ifade etti. Dinlenme ve eğlenmenin yanı sıra asıl fonksiyonu eğitici birimlerle öne çıkması gereken millet bahçelerinde onlarca etkinlik düzenlenebileceğinden bahseden Mustafa Var, önerilerini şöyle aktardı:
“Millet bahçeleri, insanların doğayla iç içe olduğu hissini uyandıran bir yapıda düzenlenmelidir. Eski Türk bahçelerine baktığımızda huzur verici, yalın ama fonksiyonel olduğu görülür. Türk bahçelerinde çiçekler aynı renkleri ve türleri karışık olarak değil, büyük kümeler hâlinde kullanırlardı. Türkler aynen Uzakdoğu bahçelerinde olduğu gibi güzelliği, karışıklıktan ve çeşitlilikten ziyade, sadelikte ararlardı. Özellikle İstanbul’da tesis edilen halka açık mesire
yerleri ve çayırlar, tabiat ile kent arasındaki geçişi en iyi sağlayan mekânlar olmuştur. Bu nedenle aynı amaca hizmet edecek millet bahçelerinin kırdan kente
geçişi uyumlaştıran, yapısal ögelerden çok bitkisel ögelere ağırlık veren, bitkisel dokusu ise ağırlıklı olarak doğal türlerden oluşmuş, suyun çok etkin kullanıldığı, geri dönüşümlerin sağlandığı, özellikle tasarımlarıyla yüzyılların getirdiği gelenek ve yaşam biçimlerine uygun mekânlar olmalıdır.”